15 Temmuz 2009 Çarşamba

almanlar kazınca biz de kazılmış sayıldık

almanlar'ın yaptığı iki şeye güvenicen: otomobil ve futbol. arkeoloji, bu ikisinden de önce gelir. sadece alfabetik bir öncelik değil bu. schliemann'dan beri bu böyle bilinir. homeros bunları dötünden uydurmadı ya der, troya'yı bi güzel dağıtıp bir miktar hazineyle geri döner. "altını üstüne getirme taktiği" dağınık bir odada çorap teki ararken işe yarıyorsa, antik bir kentte hazine ararken neden yaramasın diye düşünmüş belli ki. taktik işe yaramış, voliyi vurmuş, hazine artıklarını da baldızına, bacanağına takı merasiminde takmıştır artık.
neyse işte deneye yanıla arkeoloji işini öğrenmişler. definecilik ve kolleksiyonculuk bilimselleşir ve kurumsallaşırken bugün hala bize hizmet eden enstitüyü kurmuşlar: Deutsches Archäologisches Institut (DAI).


(türkçesi: biz yenilince siz de yenilmiş sayılacaksınız) pek çok şubesinden biri 1929'dan beri istanbul'da. evimize yakın olması sebebiyle bu şubeyle; günümüze yakın olması sebebiyle de son haliyle ilgileneceğiz.
belli ki işte arkeolojinin kendisi ya da benzeri konularla ilgileniliyorsa gidilecek; sanat tarihi, antik mimari, topografi, bizans ya da en güzeli eskiçağ tarihi ve epigrafi (evet ben elbette bu grupta yer alıyorum)
sanki vize alacakmış gibi alman konsolosluğu'na kadar gidilir, sokağın içindeki çile kuyruğuna bakılır, kuyruktakilere acınılır ya da duruma göre gıpta edilebilir. adeta başka bir sınıfın insanıymışız gibi konsolosluk girişinden girilir. sarmal merdivenden çıkarak birinci kattaki kütüphaneye çıkılır. buraya kadar herşeyin fazla basit olmasından işkillenmiştiniz di mi? şimdi biraz karışacak.


çünkü sabah kahvaltımızı yapıp, üstüne de kahvemizi içip çıktıysak ilk darbeyle karşılaştık demektir: kütüphane saat 13.00'e kadar açık, kaldı 2 saat. sonrasinda kalmak için yüksek lisans öğrencisi olup izin almalı ya da daha nüfuzlu bi insan olmaya gayret etmelisiniz.

kütüphane, iki bölümden oluşur: kitaplık ve Ali Bey. künyesini bildiğiniz kitabın kartoteksini bulur, seçer, fişi doldurur sonra da Ali Bey'den icazet alırız. Ali Bey'de sevdiğimiz özellik net oluşudur, ki bu bazen sevmediğimiz özellikle aynı şeydir. ama doğru soruları sorarsanız her zaman doğru cevabı alırsınız.

eğer yazıtları titizce taramak istiyorsanız almanca, hellence, latince, fransızca, ingilizce bilmeniz gayet isabetli olur. bu sırayla. yok bunlari bilmiyorsaniz isiniz git gide zorlaşacak, ne zamandır görmediğiniz tuğba'ya rastlayıp kucaklaşacak, mevcut türkçenizle "daha daha nağber" diyeceksinizdir. ama sonra Ali Bey görür endişesiyle yerinize geri döneceksiniz. bundan sonrası yazıt kataloglarından ilgili yazıtı bulup fotoğrafını çekmek şeklinde devam edecek, tabi ilgili yazıt başka bir yazıta, o yazıt başka bir makaleye, makale konferans sonuçlarına, sonuçlar başka bir kitaba referans verecek, sonsuza kadar fotoğraf çekeceksiniz.

o arada bu haritaya bakıp gitmediğiniz tatil beldelerini ayıklarken bulacaksınız kendinizi, hangi hafta yıllık izne çıksam daha iyi olur?
makine suyla çalışmıyor ya, şarjı bitecek. en güzeli. bitmiş şarj vicdanınızı rahatlatacak. yaklaşmakta olan öğlen yemeği sizi çağıracak. bugünkü çalışmanızı burada noktalarken arı stüdyolarından herkese esenlikler dileyeceksiniz. haftaya geldiğinizde aynı kitapları aramak, fiş doldurmak, beklemek zahmetine girmemek için şu kriptolu notu bırakacaksınız:

kız yazısı. evrenseldir.

2 yorum:

tezer dedi ki...

şu tespit o kadar doğru ki; ali bey'deki doğru soru-doğru yanıt sorunsalı. kütüphaneye ilk defa geldiyseniz, doğru soru sorma ihtimaliniz yoktur zaten, o nedenle ilk darbeyi yersiniz. zamanla alışılır tabii ali bey'in nemrutluğuna. bir de o sigaradan çatallaşmış, hafif tok, hafif buruk, türkçeden çok almancaya yakışan sesi yok mu.. hey gidi hey.
mezun olduk, ne zaman düşer yolumuz bir daha, ne zaman içeriz ali bey'in kahvesini?!

kozmokomik dedi ki...

ali bey'le kahve de mi içiliyor? hay allah eksik olan bi şey var diyordum, kahve işte.