11 Mart 2009 Çarşamba

8 mart nip/tuck feminizmi

binayı donatmışlar "bizim şirketin kadınları güzeldir" posterleriyle. neden acaba birden övgüler başladı, yoksa bizden bişey mi isteyecekler? maaşları veremedikleri için artık gazla mı çalıştıracaklar? ya da rakip şirkete hava mı atıyoruz? sonra anlaşıldı: Dünya Kadınlar Günü. aslında anlaşılmadı. mesele de bu. Kadınlar Günü nasıl oldu da "... uzay üssü güzellik merkezi"nin işine yaradı? oy hakkı, kürtaj hakkı, eşit işe eşit ücret, süt izni falan derken, bi yerde "güzellik hakkı" gibi bir talepte bulunan oldu galiba: Bütün Kadınlar Güzel Olmalıdır (?) nip/tuck feminizmi. kadınlara ücretsiz bakım yapıp, maaşın yarısını götüren kozmetik ürünlerini kakalamaya çalışacaklar ve muhtemelen doğum günlerinde yüzde 50 indirim vaad eden sms gönderecekler.


bir fikir yanlış anlaşılabilir tabi de bu kadar mı? bu elbette, organize bir çarpıtma işi. bütün göstergeler erkek egemen sistemi işaret ediyor. gerçi ticari çarpıtmaların hepsini anlıyorum, serbest piyasa bu işe yarar; kadınlar günü'yse kadınlar üstünden, doğum günüyse doğumlar üstünden para kazanılır. bugün bizim şirkettekiler gidecek, birileri heves edecek onlar da gidecek falan. anlaşılır.
ve fekat aynı müzikleri dinlediğimiz, aynı filmleri, aynı kitapları sevdiğimiz aynı dilden konuştuğumuzu varsaydığımız adamların da bu işin içinde olması tuhaf. her şeyi ciddiye alabilir ama feminizm komiktir, erkek düşmanlığıdır, takıntılıdır. kadınlara neden bayan denilmemesi gerektiğini öğrenmiştir de gerisini anlamak istemez. ha belki de minibüs şöförü yaftasından korktuğu için "bayan"dan vazgeçmiş bile olabilir, hoş minibüs şoförlüğünün ahlaksız bi tarafı yok. "bu ettiğin laflar var ya, çok cinsiyetçi" desen "takılma böyle şeylere" der. iyi de o laflar durduk yere çıkmadı ya ortaya, o laflar bir bakış açısının ürünü değil mi? iyi günlerindelerse söylem düzeyinde erkek sistemi eleştirir, ama o sistemin ekmeğini de yerler.
yüzyıllardır kadın düşmanlığı yapılırken kimsenin sesi çıkmaz da, tartışmanın tıkandığı noktada erkek düşmanı olursun. olunabilir, ayıp değil. göğsümüzü gere gere servet düşmanı olduğumuzu söylüyoruz da erkek düşmanı olmanın nesi kötü?
bu sene de böyle geçti ama seneye 8 mart'a almanlarla işbirliği yapsalar da vizeyi ucuza getirsek

02 Mart 2009 Pazartesi

will it blend?



bi ayfonum olsaydı bunu yapmak isterdim. ama kesin paraya kıyamazdım.

26 Şubat 2009 Perşembe

sensin anne kızlık soyadı

bikaç güvenlik sorusu sorup soramayacağını sordu tuğçe hanım. sorunuz dedim. annemin kızlık soyadıyla başladı. baltayı taşa çarptın güzelim. sen benim anneme kız diyemezsin. kız dediğine göre yetişkin olmamış kız çocuğu demek istiyordu. o zaman o zamandı dostlar. yani dedemin, ta nerelerden bulduğu suyu, az sonra bir sırığın iki ucuna bağlayacağı kovalara doldurarak taşıyıp getirdiği bahçesinde yetiştirdiği ve her biri yarım kilo gelen armutların, tıpkı küçük teyzemlerin salonunda duran tablodaki gibi dizili olduğu ağaçları itinayla beslediği zamanlardı. ve annem de o tabloyu yine aynı itinayla bozardı. çünkü henüz bi kız çocuğuydu, yemeli ki büyümeli. ve o anki soyadını sordu tuğçe hanım. soyadı, annemin umrunda değildi. çünkü o sırada az önce dalından kopardığı armutları necati amca ve reyhan teyze’yle bölüşerek mideye indirmeye bakıyordu. reyhan teyze tamam ama necati amca’nın kızlık soyadını bilmiyordum, hemen konuyu bildiğim yere getirdim. “siz de bi kadınsınız bayan” dedim, hiç sizin gibi hamfendi bi kadına böylesine çirkin, böylesine aşağılayıcı ve böylesine cinsiyetçi sorular sormak yakışıyor mu? benim annem de tüm hemcinsleri gibi doğası gereği küçükken kız çocuğuydu, yetişkin olduğunda ise kadın olmuştu. yetişkin eril insanlara “erkek” deniliyor ve fekat benim yetişkin ve dişil anneme neden “kız” deniliyor tuğçe hanım? hala ikinci ve üçüncü harfleri söylememiştim, tansiyonu yüksek tutmaya çalışıyordum. tuğçe hanım’ın ise içinden bile küfretmeyecek kadar umursamaz olduğuna emindim. ve necati amca’nın, sanki varoluşunu, erkek adamın erkek oğlu olacağı iddiasına borçlu olan sümsük oğlu onur şu anda gerekli bikaç güvenlik adımından geçmek yerine günün son solitaire’ini oynarken ben hala annemin kızı olduğumu ispatlamaya çalışıyordum. bu sorular tuğçe hanım’ın önündeki ekranda yazılı olduğu için sormak zorundaymış. ve fekat ben size kazlık soyadınızı soruyor muyum tuğçe hanım? haklısın tuğçeciğim hanım, görev icabı. sorun. ama soyadı evlilikle değiştiğine göre belki de annemin evlenmeden önceki soyadını öğrenmek daha doğru olabilir mi diye düşün. ki o evlilikle soyadı değişmeden az önce anneannem sebziye, nişan çikolatalarının likörlü olmasını istediği halde babaannem şaziye bunu pek uygun bulmadığı için likörsüz alınan çikolataların iki aile arasında gerilim yaratmasını müteakiben, babamın anneme hediye ettiği o madalyon gibi altın kolyenin bir anda kaybolması, annemin tuğçe hanımın öğrenmek istediği o soyadıyla yaptığı son haşarılık ve yahut da likörün intikamı olarak düşünüldü. o madalyon ne oldu bilmiyoruz ama o sırada ikinci ve üçüncü harflerini açıkladığım soyadının, habeşistan’da beş harften müteşekkil bir şehir olduğunu söylesem acaba tuğçe hanım google maps’ten ya da wikipedia’dan habeşistan’a bakar mıydı? galiba onu benim gibi obsesifler yapardı. tuğçe hanım ne yapabilirdi? bu sözlerimi kişisel algılamayarak, müşteri memnuniyeti kapsamında rapor edebilirdi. bence etmedi.



keşki tuğçe hanım'a kızken, annemin bir soyadı alamayacak kadar fakir olduğu gerçeğini söyleseydim. fotoğrafta babam o muhteşem soyadını vermeden önce annemi gerekli birkaç güvenlik adımından geçiriyor.

20 Şubat 2009 Cuma

döner miyiz yine eski günlere?

bikaç sene önceydi, bişeye kızmamıştım, küsmemiştim. biraz soğumuştum. önce gitmemek için bahaneler uydurdum. gitmedikçe daha da soğudum. sonra adını bile duymak istemedim. kimse sorsun istemedim. sorduklarında cevap vermedim. şaşaalı geçmişimin heyecan yaratan bi parçası olarak öylece kalsın istedim. bazen onunla ilgili bişeyler buluyordum evde, kitaplıkta, sehpanın üstünde, eski gazetelerin ya da faturaların arasında; hoşuma gitmiyordu. sonra bi gün bi kağıt geldi. normalde kağıtları severim ama bunu sevmedim. devletten geliyordu. işin resmileşmesi gerekiyormuş. koskoca devlet, oturup bana “artık bitti” yazmış. o an biraz sıkıntı bastı ama sonra alıştım. sanki hayatımda hiç olmamış gibiydi.
sonra tam unuttuğum sıra telefonlar gelmeye başladı, “af dile, geri dön” diye. af dilemeyi zaaf sayanlardan olmadım ama ben “ben af dilemem, affederim” dedim. tuhaf kaçtı. “affederim ama unutmam” dedim. külliyen yalan; iki sene sonunda bildiğim herr şeyi unutmuştum. sonra master tezi ne işime yarar diye düşündüm. ha bu arada tezden bahsediyordum, bişeyden bahsederken aslında bişeyi ima etmek gibi ucuz, böylesine dandik, böylesine sefil bi numaraya başvurmak istemezdim ama kendiliğinden gelişti. neyse. af çıkartmışlar. üniversitelerin müşteri toplamak için düzenli olarak uyguladığı bi taktik. peki bu para tuzağına kapıldım mı? elbette. çünkü nedenlerim vardı. işte master yapmak için 5 güzel neden :
- cv’de şık durur.
- sayesinde işten kaytarılır.
- bitirince maestro olunabilir.
- kardeşimiz yanınızdayken bakkala gitmemek için akademik bir gerekçemiz olur.
- toplu taşıma pasoyla daha güzeldir.

16 Şubat 2009 Pazartesi

hormon tedavisi



bir türlü öğrenemeyecekler. böyle gazetecilik olur mu? hani hormonlu marilyn monroe fotoğrafları?

13 Şubat 2009 Cuma

kıran kıyasıya bamya yarışması


aday zengini yarışma: altın bamya

11 Şubat 2009 Çarşamba

yaşasın halkların sevgililer günü

sevgililer günü yazısı yazacak en son insanı ilk insan yaptınız sevgili florayn. doğumgünüm kapsamında yazmış olduğunuz destanın altında kalmamak için yersiz ricanızı kabul ettim ama her büyük yazarın yaşadığı o feci sorunla karşı karşıyayım. nasıl başlasam? sanırım şöyle başlamalıyım: her köşe bucağın gübre-saman-kan-koyun eti koktuğu kurban bayramını bile sevgililer gününden daha çok seviyorum. kutlama etkinliği düzenlesen bir dert, düzenlemesen ayrı bir karın ağrısı. neyi kutladığımızı tam olarak idrak edemiyorum itiraf etmem gerekirse ki pek fazla itirafta bulunmam. ne güzel sevgilileriz, iyiki sevgiliyiz, yaşasın sevgililer mi demeye çalışıyoruz? şampiyon mu oluyoruz noluyor yahu? fakat hayatın her alanına sinsice sızan mahalle baskısı yüzünden kutlama yapmadığımız zaman da kendimizi böyle yalnız, terkedilmiş, yetim, öksüz, gariban, çirkin, şişman, budala hissediyoruz galiba. ama tüm bunları bir kenara bırakmalıyız bence. çünkü daha meşum bir durumla karşı karşıyayız canımın içi florayn. çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğu bir grup tarafından atılan "bunlar kapitalizmin biz para harcayalım diye uydurduğu günlerdir. bu oyuna gelmeyelim. hain kapitalizm.emperyalistler, işbirlikçiler..." sloganı ile yürütülen kampanyanın farkındasın değil mi? peki sorarım sana florayn bu hain ve vahşi kapitalizmle mücadele etmek neden sadece sevgililer gününde ya da anneler gününde akıllarına gelir? yılın geri kalan günlerinde kapitalizmin biz para harcayalım diye kurduğu tuzaklara düşmemekte miyiz yoksa? ihtiyacımız olmadığı halde üzerinde bruce lee resmi var diye beğendiğimiz bir tişörtü katiyen almıyor muyuz? kalkan gibi bir küpenin cazibesine hiç kapılmıyor muyuz? arjantin milli takımı forması renklerine sahip dandik bir sweatshirte melül melül bakmıyor muyuz? yoksa yoksa yılın geri kalan günlerinde komünizm hüküm sürüyor da bana mı haber vermediniz? niye herşeyden en son benim haberim oluyor?
sevgili florayn sipariş üzerine yazdığım bu makakeleyi sanırım şöyle bitirmeliyim: günler çuvala mı girdi ayol. kurban bayramı gelse de koyun kessek. ya da önümüz sevgililer günü, acaba kurban bayramına nazire olsun diye sevgili mi kessek? o zaman kapitalizmi akıttığı kanda boğmuş bile sayılabiliriz.